Hava Durumu

Üyelik mi, ortaklık mı?

Yazının Giriş Tarihi: 18.06.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.06.2026 00:06

Bazen bir ilişkinin geleceğini belirleyen şey, tarafların birbirine ne kadar ihtiyaç duyduğu değil, birbirine ne kadar saygı gösterdiğidir. Bu durum sadece insanlar arasında değil, devletler arasında da geçerlidir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunu 1987 yılında yaptı. Aradan yaklaşık kırk yıl geçti. Bu süre içerisinde dünya değişti, Avrupa değişti, Türkiye değişti. Sovyetler Birliği dağıldı, yeni devletler kuruldu, Avrupa Birliği birkaç kez genişledi ve Türkiye’nin başvurusundan sonra birçok ülke birliğe tam üye oldu. Ancak Türkiye hala aday ülke konumunda bulunuyor.

Elbette bu durumun farklı açıklamaları vardır. Kimi çevreler demokratik standartları, kimi ekonomik kriterleri, kimi hukuki uyum süreçlerini, kimi ise siyasi anlaşmazlıkları ön plana çıkarır. Avrupa Birliği tarafı da yıllardır bu gerekçeleri dile getirmektedir.

Ancak toplumların olaylara yalnızca teknik raporlar üzerinden bakmadığı da bir gerçektir. Vatandaşların önemli bir bölümü artık bu sürece farklı bir pencereden bakmaya başlamıştır. Çünkü kırk yıla yaklaşan bir bekleyiş, ister istemez şu soruyu akıllara getirmektedir:

“Bu süreç gerçekten üyelik hedefiyle mi devam ediyor, yoksa üyelik ihtimali artık fiilen ortadan kalkmış durumda mı?”

Belki de bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini yeniden tanımlamasının zamanı gelmiştir. Bu noktada önerilen yaklaşım Avrupa Birliği ile ilişkileri koparmak değildir.

Tam tersine…

Ekonomik ilişkiler devam etmelidir. Ticaret devam etmelidir. Bilimsel iş birlikleri devam etmelidir. Öğrenci değişim programları devam etmelidir. Karşılıklı yatırımlar sürmelidir. Vize serbestisi gibi vatandaşların hayatını kolaylaştıracak konular gündemde tutulmalıdır. Kısacası Avrupa ile ilişkiler güçlü biçimde devam etmelidir.

Ancak bütün bunların tam üyelik müzakerelerinden bağımsız olarak yürütülmesi gerektiğini savunanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Çünkü Avrupa Birliği üyesi olmayan ama Avrupa ile son derece güçlü ilişkiler kurabilen ülkeler bulunmaktadır.

Bir ülkenin Avrupa ile ticaret yapabilmesi için mutlaka Avrupa Birliği üyesi olması gerekmemektedir. Bir ülkenin Avrupa ile diplomatik ilişkiler geliştirebilmesi için mutlaka tam üyelik sürecinde bulunması gerekmemektedir.

Bu nedenle bazı çevreler, Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerini süresiz olarak dondurmasının artık daha gerçekçi bir seçenek olduğunu düşünmektedir.

Bu görüşü savunanların temel argümanlarından biri de toplumsal psikolojidir. Çünkü devletler yalnızca ekonomik göstergelerle yönetilmez. Onur, itibar ve toplumsal algı da devletlerin dış politika tercihlerinde önemli rol oynar. Bir toplum yıllarca bir hedefe yönelip sürekli olarak belirsizlikle karşılaşırsa zamanla o hedefin anlamını sorgulamaya başlar.

Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmaların önemli kısmı da buradan kaynaklanmaktadır. Birçok insan Avrupa Birliği’ne karşı değil, belirsizliğe karşı tepki göstermektedir.

Aslında sorulan soru şudur: “Eğer üyelik gerçekleşmeyecekse neden hala üyelik müzakereleri devam ediyor?” Bu soruya verilen net bir cevap bulunmadığı sürece tartışmalar da devam edecektir.

Belki de daha sağlıklı olan yaklaşım, tarafların birbirlerine karşı dürüst olmasıdır. Eğer Avrupa Birliği Türkiye’yi gelecekte tam üye olarak görmek istemiyorsa bunu açık şekilde ifade etmelidir. Eğer Türkiye de üyelik hedefinin artık gerçekçi olmadığını düşünüyorsa bunu açık şekilde değerlendirmelidir.

Belirsizlik üzerine kurulu ilişkiler uzun vadede her iki tarafa da zarar verir. Daha açık, daha net ve daha gerçekçi bir ilişki modeli ise her iki taraf için de daha sağlıklı sonuçlar üretebilir. Türkiye bugün dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan, bölgesel etkisi yüksek, güçlü sanayi altyapısına sahip bir ülkedir.

Avrupa Birliği ise Türkiye’nin en önemli ticaret ortaklarından biridir. Bu gerçek değişmeyecektir. Dolayısıyla mesele Avrupa ile ilişkileri kesmek değil, bu ilişkilerin niteliğini yeniden tanımlamaktır. Belki de bundan sonraki süreçte hedef tam üyelikten ziyade karşılıklı çıkarlara dayalı stratejik ortaklık modeli olabilir.

Böyle bir modelde taraflar birbirlerini dönüştürmeye çalışmak yerine birlikte kazanabilecekleri alanlara odaklanabilirler. Enerji güvenliği, ticaret, teknoloji, savunma sanayii, göç yönetimi, ulaştırma koridorları ve bilimsel iş birlikleri bunlardan sadece birkaçıdır.

Sonuç olarak burada tartışılan konu Avrupa karşıtlığı değildir. Tartışılan konu, kırk yıla yaklaşan bir sürecin artık yeniden değerlendirilip değerlendirilmemesi gerektiğidir.

Belki de asıl soru: Bir ülkenin gücü, sürekli kapısını çaldığı bir yapının içine girebilmesinde mi saklıdır? Yoksa kendi ayakları üzerinde durarak, eşit şartlarda ilişki kurabilmesinde mi?

Bu sorunun cevabını verecek olan siyasetçilerden önce toplumun kendisidir.

Çünkü devletlerin yönü bazen hükümetler tarafından belirlenir; fakat o yönün kalıcı olup olmayacağına sonunda millet karar verir.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.