Bazı kelimeler vardır; ilk bakışta masumdur, hatta umut vericidir. “Yardım” da onlardan biridir. Yardım dediğinizde insanın zihninde bir el uzanır, bir destek belirir, bir dayanışma hissi doğar. Oysa tarih bize öğretmiştir ki her uzanan el, her zaman masum değildir. Bazen o elin ucunda görünmeyen bir ip, bazen de balığın ağzına değmeden önce fark edilemeyen bir kanca vardır.
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dahil olduğu Marshall Yardımları meselesi, işte tam da bu noktada yeniden ve cesaretle düşünülmesi gereken bir tarihsel eşiktir. Çünkü bu konu yalnızca geçmişle ilgili değildir; bugünkü ağır sanayi hamlelerini, savunma sanayiindeki ısrarı, dış baskılara karşı gösterilen direnci ve hatta toplumsal özgüveni doğrudan ilgilendirir.
YARDIMIN GÖRÜNEN YÜZÜ
1947’de ilan edilen Marshall Planı, savaşın yıkıntıları altında kalan Avrupa için bir kurtuluş reçetesi olarak sunuldu. Türkiye savaşın fiili yıkımını yaşamamıştı ama ekonomik olarak yorgundu, kaynakları sınırlıydı ve en önemlisi Sovyetler Birliği’nin baskısını ensesinde hissediyordu. ABD, bu tabloyu çok iyi okudu.
Türkiye’ye verilen yardım; traktörlerdi, kamyonlardı, yol makineleriydi, teknik danışmanlardı. Tarım makineleşti, karayolları genişledi, kısa vadede bir rahatlama yaşandı.
Köylerde ilk kez motor sesi duyuldu, şehirler arası mesafeler kısaldı. Kâğıt üzerinde bakıldığında her şey “olumlu” görünüyordu. Ama tarih, yalnızca görünen yüzüyle okunmaz.
GÖRÜNMEYEN YÜZ: ÜRETEMEMEK
Asıl soru şuydu: Bu traktörleri kim üretiyordu? Bu makinelerin yedek parçalarını kim yapıyordu? Bu araçların yakıtını kim sağlıyordu? Cevap basitti ama acıydı: Türkiye üretmiyordu. Bir ülkeye traktör vermek, onu sanayileştirmek değildir. Traktör üretmeyi öğretmiyorsanız, o ülkeyi kullanan ama üretemeyen bir pozisyona yerleştirirsiniz. Bu, yardım değil; uzun vadeli bağımlılığın ilk adımıdır.
Tarımda makineleşme arttı ama tarımı besleyecek yerli sanayi kurulmadı. Demiryolu vizyonu terk edildi, karayolu modeline geçildi. Çünkü bu model; petrolü, otomobili, yedek parçayı ve teknolojiyi dışarıdan alan bir modeldi. Yani her adım, başka bir kapıyı dışarıya açıyordu.
BAĞIMSIZLIK SADECE BAYRAKLA OLMAZ
Bir ülke hukuken bağımsız olabilir. Bayrağı olabilir, marşı olabilir, meclisi olabilir. Ama eğer: Kendi motorunu üretemiyorsa, kendi uçağını yapamıyorsa, kendi savunma sistemini geliştiremiyorsa, kendi enerjisini kontrol edemiyorsa, o ülke fiilen bağımlıdır.
Öz saygı, yalnızca tarih kitaplarıyla inşa edilmez. Öz saygı, “biz yapabiliriz” cümlesinin toplumsal bilinçte yer etmesiyle oluşur. Üretemeyen toplum, zamanla kendine olan güvenini de kaybeder. Bu durum, askeri yenilgiden bile daha ağırdır.
YÖNETİCİLER GÖRMEDİ Mİ?
Bu soru sık sorulur ve çoğu zaman yüzeysel cevaplar verilir. “Görmediler”, “bilmiyorlardı” demek kolaydır ama doğru değildir. O dönemin yöneticileri bu riskleri gördüler, tartıştılar, hatta bazıları ciddi itirazlar da dile getirdi.
Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası bunun en somut örneklerinden biridir. Kayseri Uçak Fabrikası, yerli motor ve taşıt girişimleri… Bunlar hayal değil, gerçekti. Ama desteklenmediler. “Ekonomik değil”, “verimli değil”, “pahalı” denildi. Oysa mesele ekonomi değil, iradeydi.
Asıl soru şudur: O irade neden gösterilemedi?
KORKU, MECBURİYET VE SİSTEM
İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya, bugünkü gibi çok merkezli değildi. ABD vardı, SSCB vardı ve arada kalanlar vardı. Türkiye, Sovyet baskısını çok ciddiye alıyordu. Boğazlar meselesi masadaydı. Ordu yorgundu, teknoloji sınırlıydı. Yeni bir savaş ihtimali gerçekti.
ABD’nin sunduğu şey sadece yardım değildi; aynı zamanda bir güvenlik şemsiyesiydi. NATO, Truman Doktrini, Marshall Planı… Hepsi aynı zincirin halkalarıydı.
Bu noktada yöneticiler şunu düşündü: “Bedelini ödeyemeyeceğimiz bir bağımsızlık mı, yoksa sınırlı ama güvenli bir yol mu?”
Bu tercih, bilinçli bir ihanet değil; ihtiyatlı bir teslimiyetti. Ama tarih şunu gösterdi: Aşırı ihtiyat, zamanla bağımlılığı kalıcılaştırır.
NEDEN AYNI ENGEL?
Bugün Türkiye ağır sanayiye, savunma sanayiine yatırım yaptığında neden ambargolarla, lisans kısıtlarıyla, finansal baskılarla karşılaşıyor? Çünkü sistem değişmedi. Sadece yöntemler inceldi. Dün “yardım” deniyordu, bugün “piyasa kuralları” deniyor. Dün açıkça söyleniyordu, bugün diplomatik dille ifade ediliyor.
Ama öz aynı: “Rolünü aşma.”
Fark şu: Bugün Türkiye, en azından bazı alanlarda bu role itiraz edebiliyor. Bedel ödüyor, baskı görüyor ama geri adım atmıyor. Bu yüzden savunma sanayiindeki her yerli adım, toplumda bu kadar güçlü bir karşılık buluyor. Çünkü mesele teknoloji değil; onur.
BALIĞA ATILAN YEM
Bir balığa yem atabilirsiniz. Balık karnını doyurur ama yemin ucunda kanca varsa, o balık eninde sonunda yakalanır. Marshall Yardımları, Türkiye için tam olarak buydu. Ekmek verildi ama fırın kurulmadı. Araç verildi ama fabrika kurulmadı. Güvenlik vaat edildi ama stratejik bağımsızlık ertelendi.
Ve belki de en tehlikelisi şu oldu: “Biz yapamayız” cümlesi, zamanla normalleşti. Bu cümle; akademiye, bürokrasiye, siyasete ve toplumsal bilinçaltına yerleşti. Bir milletin en büyük kaybı budur.
Sonuç olarak, bugün hâlâ ağır sanayi ve savunma sanayi hamleleri engellenmeye çalışılıyorsa, bu tesadüf değildir. Çünkü bağımsızlık, izinle kazanılmaz. Bağımsızlık, bedeli göze alındığında başlar.
Geçmişi suçlamak kolaydır. Ama asıl önemli olan, geçmişten ders çıkarmaktır. Marshall Yardımları bir tarihsel gerçekliktir. Ne bütünüyle lanetlenmeli ne de kutsanmalıdır. Ama sorgulanmalıdır. Çünkü sorgulamayan toplum, başkasının yazdığı senaryoda figüran olmaya mahkûmdur.
Ve unutulmamalıdır: Bir milletin geleceği, aldığı yardımlarla değil; kurduğu fabrikalarla, yetiştirdiği mühendislerle ve “biz yapabiliriz” diyen çocuklarıyla inşa edilir.