Bir ülkenin ne kadar güçlü olduğunu anlamak istiyorsanız ordusuna bakın. Kaç tankı var? Kaç savaş uçağı uçurabiliyor? Füze menzili ne kadar? Donanması hangi denizlerde faaliyet gösterebiliyor? Savunma bütçesi kaç milyar dolar?
Uzun yıllar boyunca devletlerin gücü bu soruların cevaplarıyla ölçüldü. Asker sayıları karşılaştırıldı, silah envanterleri incelendi, savaş uçaklarının teknik özellikleri yan yana getirildi. Dünyanın en güçlü ülkeleri listeleri hazırlandı.
Fakat bugün bütün bu hesaplamalarda önemli bir eksik var. Çünkü bir ülkeyi yenmek için artık sınırlarını geçmeniz gerekmiyor.
Tek bir asker göndermeden bankacılık sistemini durdurabilirsiniz. Elektrik şebekelerini hedef alabilir, hastanelerin bilgi sistemlerini çalışamaz hâle getirebilir, milyonlarca insanın kişisel verilerini ele geçirebilirsiniz.
Toplumun doğru bilgiye ulaşmasını engelleyebilir, sosyal medya üzerinden korku ve güvensizlik üretebilir, ekonomik sistem üzerinde baskı oluşturabilirsiniz.
Bir savaş uçağının havalanmadığı, tek bir tankın sınırı geçmediği ve hiçbir füzenin ateşlenmediği bir ortamda ülkenin günlük hayatını felç edebilirsiniz.
İşte güvenliğin yeni haritası burada ortaya çıkıyor.
Bugün dünya yeni bir güvenlik dönemine giriyor. NATO’nun dönüşümü, Avrupa’nın savunma kapasitesini artırma çabaları, ABD’nin müttefiklerinden daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istemesi ve ülkelerin savunma harcamalarını yükseltmesi yalnızca askerî bir hazırlığın göstergesi değildir.
Asıl değişim çok daha derinde yaşanıyor.
Devletler artık sadece topraklarını değil, sistemlerini korumaya çalışıyor. Enerji sistemlerini. Verilerini. Üretim altyapılarını. Tedarik zincirlerini. İletişim ağlarını. Teknolojik bağımsızlıklarını.
Çünkü yeni dünyanın en önemli gerçeği şudur: Bir devletin güvenliği, toplumun günlük hayatını ayakta tutan sistemlerin dayanıklılığı kadar güçlüdür.
Enerjisinin büyük bölümünü dışarıdan temin eden, kritik teknolojileri üretemeyen, savunma sanayisini geliştiremeyen, bilimsel araştırmalara yeterince yatırım yapmayan ve nitelikli insan kaynağını kaybeden bir ülkenin güçlü bir orduya sahip olması elbette önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir.
Bu nedenle NATO’nun geleceğini değerlendirirken yalnızca askerî harcamalara odaklanmak eksik bir yaklaşım olur.
Güvenlik kavramının sınırları genişlemektedir.
Siber saldırılar, yapay zekâ destekli savaş sistemleri, insansız araçlar, uydu teknolojileri, kritik altyapılar, enerji güvenliği, dezenformasyon ve teknolojik bağımlılık artık uluslararası güvenlik tartışmalarının merkezindedir.
Türkiye açısından bu dönüşüm önemli fırsatlar kadar ciddi sorumluluklar da ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Türkiye sıradan bir coğrafyada bulunmuyor. Karadeniz’de yaşanan gelişmeler Türkiye’yi ilgilendiriyor. Akdeniz’deki enerji rekabeti Türkiye’yi ilgilendiriyor. Orta Doğu’daki siyasi istikrarsızlık Türkiye’yi ilgilendiriyor. Kafkasya’daki dengeler Türkiye’yi ilgilendiriyor. Balkanlar’daki güvenlik ortamı Türkiye’yi ilgilendiriyor.
Avrupa ile Asya arasındaki ticaret ve enerji koridorlarının geleceği de doğrudan Türkiye’nin stratejik konumuyla bağlantılıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin güvenlik politikası yalnızca sınırlarını korumaya dayalı bir anlayışla şekillenemez.
Türkiye aynı zamanda teknoloji üretmek, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, savunma sanayisini geliştirmek, lojistik koridorlarını güçlendirmek ve uluslararası krizlerde diplomatik hareket alanını genişletmek zorundadır.
Türkiye Yüzyılı perspektifinin güvenlik açısından en önemli anlamı da burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin hedefi yalnızca güçlü bir orduya sahip olmak değildir. Asıl hedef, krizlere karşı dayanıklı bir devlet kapasitesi oluşturabilmektir.
Bir ülke düşünelim. Ordusu güçlü. Silahları modern. Savunma bütçesi yüksek. Fakat enerji ihtiyacının büyük bölümünü dışarıdan karşılıyor. Teknolojik altyapısında yabancı sistemlere bağımlı. Üniversiteleri bilgi üretmekte zorlanıyor. Nitelikli gençleri başka ülkelere gidiyor. Kritik sektörlerde kullanılan teknolojileri kendisi geliştiremiyor.
Böyle bir ülkeye gerçekten güçlü diyebilir miyiz? İşte yeni güvenlik döneminin en önemli sorusu budur.
Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde önemli bir dönüşüm yaşamaktadır. İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, kara araçlarından deniz platformlarına kadar birçok alanda yerli üretim kapasitesinin gelişmesi yalnızca askerî açıdan değerlendirilmemelidir.
Bu gelişmeler aynı zamanda teknolojik bağımsızlık meselesidir.
Ancak burada durmak yeterli değildir.
Çünkü geleceğin güvenliği fabrikalar kadar üniversitelerde kurulacaktır. Laboratuvarlarda. Araştırma merkezlerinde. Teknoloji şirketlerinde. Meslek liselerinde. Mühendislik fakültelerinde.
Bir ülkenin gelecekteki savunma kapasitesini yalnızca bugünkü silah envanteri değil, yetiştirdiği bilim insanlarının, mühendislerin, teknisyenlerin ve araştırmacıların niteliği belirleyecektir.
Belki de önümüzdeki yıllarda devletlerin en büyük rekabeti petrol sahalarında veya sınır bölgelerinde yaşanmayacaktır.
En büyük rekabet yetenekli insanları ülkelerinde tutabilmek için verilecektir. Çünkü teknoloji satın alınabilir. Silah satın alınabilir. Enerji ithal edilebilir.
Fakat bilimsel düşünceyi, üretim kültürünü ve kurumsal kapasiteyi kısa sürede satın alamazsınız.
Bunlar yıllar boyunca oluşturulur. Güçlü eğitim sistemleriyle. Özgür düşünce ortamıyla. Araştırmaya yapılan yatırımlarla. Liyakatle çalışan kurumlarla. Uzun vadeli devlet politikalarıyla.
Türkiye’nin yeni güvenlik dönemindeki en önemli sınavlarından biri de tam olarak budur.
NATO içindeki konumunu güçlendirirken kendi stratejik kapasitesini geliştirmek. Müttefikleriyle iş birliği yaparken teknolojik bağımsızlığını artırmak. Savunma harcamalarını yükseltirken eğitim, bilim ve araştırma yatırımlarını ihmal etmemek. Coğrafi konumunun avantajlarından yararlanırken diplomatik hareket alanını korumak.
Çünkü gerçek stratejik güç, başkalarının oluşturduğu sistemlerin içinde yer almakla değil, gerektiğinde kendi sistemlerini kurabilmekle ortaya çıkar.
Türkiye’nin NATO içindeki geleceği de bu açıdan değerlendirilmelidir. Türkiye yalnızca askerî kapasitesi nedeniyle önemli bir ülke değildir. Karadeniz’den Akdeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya uzanan geniş bir coğrafyada siyasi, ekonomik ve askerî dengeleri etkileyebilen ülkelerden biridir.
Fakat coğrafya tek başına güç üretmez. Coğrafyayı stratejiye dönüştürebilmek gerekir. Nüfus tek başına güç değildir. İnsan kaynağını bilgiye ve üretime dönüştürebilmek gerekir.
Savunma sanayisi tek başına yeterli değildir. Üretilen teknolojinin ekonominin diğer alanlarına yayılmasını sağlamak gerekir.
Diplomasi yalnızca kriz anlarında devreye giren bir araç değildir. Uzun vadeli ilişkiler kurabilmek, farklı ülkelerle aynı anda konuşabilmek ve ulusal çıkarları korurken yeni iş birlikleri geliştirebilmek gerekir.
Güvenliğin yeni haritasında Türkiye’nin gerçek gücü bütün bu unsurları aynı strateji içinde birleştirebilmesine bağlı olacaktır.
Belki de artık dünyanın en güçlü ülkelerini belirlemek için kullanılan soruları değiştirmemiz gerekiyor.
Kaç tankınız var? Kaç savaş uçağınız var? Kaç füzeniz var?
Elbette bunlar önemlidir. Fakat yeni sorularımız da olmalıdır. Kaç bilim insanınız ülkesinde kalmak istiyor?
Üniversiteleriniz ne kadar bilgi üretiyor? Enerji sisteminiz bir krize ne kadar dayanabilir? Kritik teknolojilerin ne kadarını kendiniz geliştirebiliyorsunuz? Kurumlarınız kriz anlarında ne kadar hızlı karar verebiliyor? Toplumunuz dezenformasyon karşısında ne kadar dirençli? Gençleriniz geleceğini kendi ülkesinde kurmak istiyor mu?
Çünkü bir ülkenin güvenliği yalnızca sınırlarının ihlal edilmemesi değildir. Ekonomisinin çalışmasıdır. Elektriğinin kesilmemesidir. Verilerinin korunmasıdır. Üretimin devam etmesidir. Kurumlarının işlemesidir. Toplumun geleceğe güvenmesidir.
Türkiye Yüzyılı’nın güvenlik anlayışı da bu geniş perspektif üzerine kurulmalıdır.
Güçlü ordu. Güçlü savunma sanayisi. Güçlü ekonomi. Güçlü bilim. Güçlü eğitim. Güçlü kurumlar.
Ve bütün bunların merkezinde iyi yetişmiş insan.
Yazının başında bir ülkenin gücünü anlamak için ordusuna bakmamız gerektiğini söylemiştim.
Artık fikrimi değiştirmem gerekiyor.
Bir ülkenin ne kadar güçlü olduğunu anlamak istiyorsanız yalnızca sınırlarına bakmayın.
Üniversitelerine bakın. Laboratuvarlarına bakın. Fabrikalarına bakın. Enerji altyapısına bakın. Veri merkezlerine bakın. Kurumlarına bakın.
Ve en önemlisi, gençlerinin geleceğe nasıl baktığına bakın.
Çünkü 21. yüzyılın en büyük savaşları başlamadan önce kazanılacak.
Bilgiyle. Üretimle. Teknolojiyle. Kurumlarla.
Ve insanla.
İşte yeni cephe tam olarak burasıdır.